Her şeyin değeri kendindedir.
C.W. Ceram
1995 yılında geçici görevle gittiğim Iğdır’ın Aralık ilçesini ziyaret ettim. Nitelikli bir Kaymakam ve Malmüdürü vardı. Böyle uç bir ilçemizde olgun yöneticilerin olması beni memnun etti.
Malmüdürü, ‘’Nahcivan’a gider misiniz?’’ diye sordu. Ben pasaportumun üzerimde olmadığını söyledim. Gerekli olmadığını söyledi. Kaymakam Bey ise Nahcivan’da o sıralarda otorite boşluğu olduğunu söyleyerek polis eskortu vermeyi teklif etti. Bu ince davranışından dolayı teşekkür ederek, dikkat çeker diye kabul etmedik.
Aralık İlçesi sınırında gümrük müdürünü ziyaret ettik. Müdür, sınırdan geçişimiz için, muhafaza memurunu bize refakatçi olarak verdi.
Gümrük muhafaza memuru zaman zaman Nahçivan’a geçermiş yanında bazen Malmüdürü de olurmuş. Ancak, Nahçivan’da o zaman otorite boşluğu olduğu için polislerden çekinirlermiş ve tedirginlik yaratırmış. O nedenle polis istememişler.
Sınıra vardık. İki tane uzun paltolu kalpaklı ve sert, hatta ürkütücü suratlı, kıyafetleri Rus askerlerine benzeyen görevli bizi karşıladı. Bunlardan biri arabanın sağını solunu inceledi. ve müdürlere bakarak bozuk Türkçesiyle “sizi tanıyorum ama bu kim?” diye beni gösterdi. Onlar da bu bizim Defterdarımız dediler, ama adam Defterdarın ne olduğunu ne bilsin ve şaşkın bakıyordu. Bunu hatırlattım. Sonra Muhafaza memurumuz, “beyefendi Ankara’dan geliyor. Büyük adamdır” deyince,
“Böyük adamsa geçsin” dedi ve sınırdan geçtik. Ama gülmekten de kendimi alamadım pasaportun böylesi görülmemişti.
Sınırı bir kilometre kadar geçtik. En çok çorak topraklar göze batıyordu. Alabildiğine toprak. Ancak sanki tuzlanmış gibi beyazımsıydı. Yol kenarlarında bidonlar vardı ama başında kimse yoktu. Zaten yollarda da kimse yoktu. Bu bidonları sorduğumda benzin ve mazot olduğu söylendi., bazı ihtiyaç duydukları malzemelerle de takas ediyorlarmış.
Yollar ıssızdı arada kamyon ve otobüsler geçiyordu, kamyon ve otobüsler bizde 1950 yıllardaki modeller gibiydi. İlginçtir o senelerde dahi lüks denen bir şey yoktu. Şerum’a (Şerok) vardık burası Nahcivan ın en büyük kasabasıymış. Kasaba doğalgaz kokuyor. Ruslar, bölünmeden sonra şehrin doğal gazını ve elektriğini kesmişler, doğal gaz boruları kaba döşenmesiyle dikkati çekiyordu. Kimi yerde borular dışarıda ve bir yüksek yere rastlandığında boru yere uygun şekilde değil; sanki borunun uzunluğuna göre döşenmişti. Çok kaba bir görüntüsü vardı.
Bir binanın önünde durduk, bizimkiler, buranın en iyi yeridir bir çay içelim dediler .İçeri girdik 4 masa vardı, bize ilgiyle ve Azeri Türkçesiyle hoş geldiniz dediler. Bizi özel oda olduğunu öğrendiğim bir bölüme davet ettiler. Orada sadece bir masa ve ağaç sandalyeler vardı. Oturduk karşımızda kasaların üzerine konmuş bir elektrik ocağı ve yanında çuvalın içinde açık çay ve şeker vardı. Çayı içtik ama doğrusu içimize sinmedi, Temizlik diye bir şey yok. Teşekkür ettik para veremedik. Görünüşten anlaşılıyordu ki onurlu ve misafirperverdiler. Elektriklerini de Iğdır karşılıyormuş.
Caddelerine sağlı sollu ve bitişik nizamda sosyal olduğu anlaşılan konutlar yapmışlar. Konutların çoğunun camları kırık olduğu için gazete kağıdıyla kaplı olduğunu gördük. Biraz zenginleri kırık camların yerine naylon çekiyorlarmış Etrafa baktım bir alışveriş yeri var mıdır diye. Yabancı ülkeye geldik aileme bir hediye alayım diyorum. Müdürler burada öyle şeyler galiba bulunmaz diyorlar. Bir dükkan gibi yer gördük, eczane imiş girdik Tezgahın gerisinde neredeyse uyuklayan İki bayan bizi sanki görmedi, Eczanenin sağ boşluğunda kasaların içinde, buruşmuş elma, üzüm, biraz kavun gözüküyor. Eczanenin raflarında ise, Türkiye’den ve İran’dan gelen, bazı ilaçlar göze çarpıyor. Tabidir ki satın alınacak bir şey olmadığı için çıktık.
Yol boyunca hemen hemen hep aynı manzarayla ve verimsiz topraklarla karşılaşıyorsunuz. saat 16:00 da hudut kapısı kapanacağı için acele edildi, Nahçivan çok güzel, modern ve ilginç bir şehire benziyor. Arabayla transit geçerek, ülkemize doğru, ilerlemeye başladık.
Sınır yakınında bir et lokantasında durduk, gönülleri zengin soydaşlarımız bize her yerde olduğu gibi ilgi ve saygı gösteriyorlardı. Elimizi yıkamak istedik. Lokantaya yakın bir yerde ağaç dalına asılmış büyük bir huni düşünün. Tenekeden yapılma kocaman huninin içine su koyuyorlarmış. Yağmur yağdığı zamanda yağmur suyuyla doluyormuş. Alt ince kısmına bir pim yerleştirmişler o pime basıyorsunuz su akıyor, bırakıyorsunuz su kesiliyor. Bölgede su sıkıntısı varmış ve böyle icatlar da yapılıyormuş.
Masamızı belli ki ellerinde bulunan en güzel yeşilliklerle donattılar. Baktığımızda bunların hormonsuz ve doğal olduğunu görüyorsunuz. Önce, biftek geldi arkasından pirzola geldi ve ben eh yeter dedim ama Müdürün “Buralarda adettendir. Yemesek hakaret sayarlar” uyarısına uyduk. Sonra kavurma geldi, tabiri caiz ise tıka basa doyduk. Etler çok lezzetliydi. Sebebini sonradan öğrendim. Etler hormonsuzmuş. Daha sonra masamıza üçer beşer paket maden suyu getirdiler. Armağanlarıymış Parasını bu gönlü zengin insanlara ödeyemedik. “Gardaşsınız, bizsiniz” dediler.
Bu kardeşlerimiz atalarımızın gelenek ve kültürlerini hala koruyorlar. Umarım böyle devam eder.
A.Kadir İLBAŞ
Bir Cevap Yazın