Bileğin yüreğinde her dilek
Ö.Hayyam
Anca Anka kuşu gibi gizli gerek;
Damla nasıl inci olur denizde,
Sedefler içinde gizlenerek.
1980’li yıllarda Nevşehir’in neredeyse simgesi olmuş, dilden dile dolaşan bir Hayriye bacısı vardı. Hayriye bacı zararsız, saf, temiz, gariban biriydi. Kimileri deli olduğunu düşünüyordu ama ben düşünmüyordum. Olsa olsa abdal denilebilir. Kimileri de ermiş olduğuna inanıyordu.
Anlattıklarına göre, Hayriye bacı çok küçükken yani 12-13 yaşlarındayken önce annesini, kısa bir süre sonra da babasını kaybetmiş.
Komşuları Hayriye bacıya, Hayriye sen kimsesiz ve safsın şu ailenden kalan mallarına başkaları sahip çıkmadan Ürgüp’e git üzerine yürüt (Tapulat) demişler.
Hayriye bacı Ürgüp’ün bir köyündendir. Sıcak bir Ağustos günü yürüyerek Ürgüp’e gelir. Hayriye bacının okuması yazması da yoktur. Sorar soruşturur. Tapu dairesini bulur. Tapu dilekçe ister, mahkemeden veraset ilamı, Vergi Dairesinden ilişiksizlik belgesi ister. O sıcakta, o daire bu daire, mahkemeler havaleler v.s. bacıyı iyie yorar ve zaten zayıf olan sinirleri dayanamaz ve amiyane tabiriyle kafayı bozar. İşte o gün, bu gündür Hayriye bacı elinde kağıt tapusunu malını mülkünü arar. Bu onun işidir. Her gün bütün resmi daireleri dolaşır. Hayriye bacının evrakını havale ettiğiniz zaman deliliği geçer. Zaten Hayriye Bacıya göre bütün mallar da kendisine aittir.
Ben de, bu güzel şehirdeki mesleki anılarımı anlatırken Hayriye bacıdan söz etmeden geçemeyeceğim. Hayriye bacı yakın zamanda Tanrının rahmetine kavuşmuş. Allah rahmet eylesin.
Hayriye bacının il içinde vasıtaya bindiğini ve yemek yediğini gören olmamış. Ne yer ne içer bilinmezmiş. Ayağında bir terlik dolaşır dururdu. Babasından kalan evi bakımsızmış, bir köşesinde barınırmış ve evinin onarılmasını da istemezmiş.
Okuması yazması olmayan bu kadın Nevşehir’deki bütün Müdürleri, Doktorları, Hakimleri, Savcıları, Vali Muavinlerini, Valileri tanır ve onların imzalarını da bilirdi. Hayriye Bacı daire amirlerine bir yolunu bulup mutlaka ulaşır ve o günkü arzusunu içeren dilekçeyi imza ettirdi. İmzalamazlarsa kapılarında günlerce bekleyeceğini bildikleri için; Hayriye bacının dilekçesi nereye istiyorsa oraya havale edilir ve bacıdan o günlük kurtulurlardı. İşte özelliği ve tek deliliği buydu. Kimi zaman bu konu boş zaman eğlencesi haline gelirdi, daire amirleri birbirleriyle paslaşır ve tatlı belayı başlarından atarlardı.
Bu kadına fenalık yapmak insanın içinden gelmez. Ama başından savmak için fenalık yapan da çok olmuştur. Halbuki bacıya “tamam” dediğimiz zaman mutlu olur ve gider. Onun mutluluğu “tamam” sözünü duymaktadır.
Hayriye bacının hikayeleri anlatmakla bitmez. Eğer birileri Hayriye bacı şurası senin derse hemen bir dilekçe yazdırır ve orayı ister. Dilekçe havale edilmezse feryat figan koparır ve beddua eder. Havale ederseniz teşekkür ve dua alırdınız ve konu kapanırdı. Ama çok geçmeden peşinden başka bir konu ve başka bir istekle gelirdi. Hayriye bacı hükumet konağını ister, Taburdan asker ister. Bacı Nevşehir’in sembolü ve eğlencesiydi.
Ona göre, Nevşehir ve hatta Türkiye’deki bütün mülkler onundu. Ayrıca Hayriye bacıya birileri “sen Dögol un kızısın” demiş. Hayriye Bacı olmuş Dögol kızı Hayriye. Her gittiği yerde ben Dögol’ün kızıyım, onun varisiyim der dururdu ama Dögol’ün kim olduğunu da bilmezdi
Hemen her gün dilekçe havale ettiren bacı bir ara yok oldu. Günlerce, nereye gittiğini, ne olduğunu bilen kimse çıkmadı. Müdürler için onca resmiyet ve iş yoğunluğu içerisinde bir renkti. Aslında herkes ona çok alışmıştı. Hayriye bacı kayıp.
Bir gün bir Nevşehir’linin yolu Bakırköy Ruh ve Sinir hastalıkları Hastanesi’ne düşmüş ve orada zararsız hastalar koğuşunda Hayriye bacıyı görmüş “Bacı ne yapıyorsun burada?” deyince, “Yavrum delinin biri beni buraya attırdı, kurtar beni buradan” diye yalvarmış. Adam ilgilenmiş ve yetkililere gitmiş, onun kimsesiz ve de zararsız olduğunu anlatmış. Yetkililer de “Biz zararsız olduğunu tespit ettik. Ancak siz isterseniz ve kefil olur sahiplenirseniz, bırakırız” demişler ve Bacı böylece serbest kalmış.
Bu olayı, Hayriye bacıyı getiren kişi şöyle anlatır. Bir gün Ali Efendi Hayriye Bacıyı başından savmak için “Bacı bacı, İstanbul hükumet konağı senin gidip istersen, konağını sana verecekler” demiş. Bacı bu… inanmış. Nasıl, hangi vasıtayla, hatta hangi parayla gittiğini gören bilen yok. Okur-yazarlığı olmayan bu kadın İstanbul’a gidip Hükumet konağını arayıp bulmuş. Görevlilere sorarak özel kaleme kadar girmiş. Orada koruma polisi ve bazı yetkililer varmış. Hayriye bacı kısaca derdini anlatmış “Bu hükumet konağı benim konağım. Geri verin”. Bacının akıl noksanlığını anlayan yetkililer “Bacı biz de seni arıyorduk, yorulmuşsundur otur bir çay iç” demişler. O sırada Bakırköy hastanesine telefon ederek Hayriye bacıyı teslim etmişler.
Hayriye bacının durumu günlerce konuşuldu, gülüşüldü, üzüntü duyuldu. Zararsız olan Hayriye bacı Nevşehir’e gelir gelmez kendisini İstanbul’a gönderen kişinin kafasında testi kırmış. Bu kadar eziyetten sonra sanırım hak etmiştir. Bacı da çok içerlemiş haklı olarak.
Bitmez hikayesi Hayriye bacının, Bazen insan düşünüyor Hayriye bacının yaptığını akıllılar yapabilir mi diye. Bu arada Nevşehir’den tayinim çıktı ve Zonguldak yolculuğu başladı.
Yıllar sonra bir düğünde Nevşehir’li gazeteci Taner beyle karşılaştık. Gelmişten geçmişten Nevşehir’deki çalışmalardan ve hatta espri kaynağı Hayriye bacıdan da söz ediyoruz sohbet ediyoruz. Bir ara Taner bey bana “Eşim sizin kim olduğunuzu sordu. Ben de Nevşehir’lilere vergi vermeyi sevdiren kişi olduğunuzu söyledim” demişti. Bunu sağlayabilmişsem ne mutlu bana.
A.Kadir İLBAŞ
Bir Cevap Yazın